Tekamül…

Ruhsal iyileşme ve gelişme, üst benlikler arasında iletişim kurmakla mümkün olur. Üst benlik, rab bilincimiz ve özümüzdür. Karşımızdaki kişinin üst benliğine hitap edebilmemiz için, kendi üst benliğimiz ile de iletişimde olabiliyor olmamız gerekir.

Üst benlikler, bireyin ve bütünün en yüksek hayrına olan şeyleri, hatta bireyin kendisine dair her şeyi bilirler.

İnsanlık adına, gerçek ve hakikate uygun, gerçekten iyi niyetli istekler kabul edilir. Elbette, bu isteklerin kul hakkı içermemesi, başka bir insanın manevi ya da fiziksel alanına izinsiz girmeyi içermemesi gerekir.

İsteklerimiz, çözülmesini istediğimiz kendimize dair her türlü sıkıntıyı gidermek ya da ulaşmak istediğimiz kendimiz ve insanlık adına fayda verecek amaçlarımızın gerçekleşmesi olabilir.

Bize ve bütüne hayır/fayda getirecek bir dilek ve istek seviyesine gelmek, o isteğin bize verileceği anlamına gelir. Zira, Allah dilemez ise, biz hiçbir şey dileyemeyiz. Aklımıza dahi gelmez. Ancak, bencilce istekler verilmez; verilse bile hayır getirmez.

Bir sıkıntıdan kurtulmak da ya da iyi bir şeyin olmasını istemek de, kısaca istemektir. İstemek, bir dua halidir.

Bir dua dilimize geldiyse, dua etme seviyesini hak etme zamanımız gelmiş demektir. Bu seviye, bu dünyayı anlama zamanımızın; uyanış zamanımızın geldiğini gösterir.

Düşünebiliyor musunuz? Koskoca kainatta bizim isteklerimiz ne kadar küçük ve basittir aslında… Mesela, başka bir gezegende çok zengin birini düşünün. Tam insan formunda olmasın. Biraz çizgi roman karakteri gibi olabilir. Bu kişinin çok parası varmış. Önünde balya balya kağıtlar olsun. O gezegenin para ya da zenginlik anlayışı, bizim için anlamsız olan o kağıtlar olsun. Bir diğeri, öğretmen olmak istesin. Bir diğeri mühendis vs. Bakın bakalım; herkesin önüne bir istek koyun ve izleyin. Sonra, koskoca kainatı gözünüzün önüne getirin ve bir daha bakın. Bu istekler, sistem için ne kadar büyük olabilir sizce?

İsteklerimiz, sistemin işleyişini, ilahi adaleti ve kendimizi anlamamız için vesiledir sadece. Verilmeyişi ya da uygun zamanda verilmesi için bekletilmemiz, sadece anlayışımızın ve kalbimizin genişletilmesi içindir.

Anlayış geliştirmek, anlamaktır.

Anlamak; “oku” yani “anla” manasına gelen ve Kuran’ın ilk ayeti olan anlamaktır…

Anlamak, ilk önce kendimizi anlamakla başlar. Peki öyle oturup yatsak, kimse ile iletişime geçmesek, kendimize dair neyi anlayabiliriz? Anlamak, iletişim ile ve insana dair konuları öğrenmekle başlar. Öğrenmek, sadece kitap okumakla olmaz. Hayatın içinde yaşayarak da öğreniriz. Böylece, bilgileri önce öğreniriz. Sonra içselleştirir, proses eder, duygularla hemhal eder ve idrakimize indiririz. Sonra? Sonrası anlamaktır. İşte anlamaya başlayan insan susar. Anlamanın şaşkınlığı, tüm zamanı, mekanı, etkileşimleri siler ve böyle bir boşluk, suskunluk ve durukluk gelir oturur üzerimize…

Sanki Allah şöyle demek istemiştir: “Gidin dünyaya, şeytanı içinizden ve aranızdan çıkartın, geri gelin.”

Bunu yapmanın yolu, önce kendimizi ve sonra karşımızdakini (ki felsefi bir bakış açısıyla, ikisi de kendimizizdir) anlamaktır.

Eleştirdiğimiz ve yargıladığımız hiçbir insan yoktur ki; onun yaptığını aynı şartlar altında biz de yapmayacak olmayalım…

Sevgimle…

Füsun Gençer

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir